Sabri KUŞKONMAZ- Kendi Sesine Sahip Çıkmak-


KENDİ SESİNE SAHİP ÇIKMAK

Öğretmen Okulu’nda yatılı öğrencilik günlerimiz. Okula başlayalı iki üç yıl olmuş. Üzerimizdeki tedirginliği atmışız. Yavaş yavaş kendimizi çevreye uydurmaya başlamışız. Çevrede ne var, ne yok; okulun bulunduğu çok geniş alanda, yukardaki zeytinli tepede böğürtlenin iyisi, ahlatın tatlısı nerede, iyice öğrenmişiz. Bir gözümüz derste, öğretmende, bir gözümüz dışarda.

Sonbaharın kışa dönmeye yüz tuttuğu bir zamanda, dışarısının hafiften soğumaya yüz tutan havasını pencere kesiyor. Camdan içeriye dolan güneş, tatlı bir sıcaklık vermiş... Okulun çobanı zeytinli tepede koyunlarını otlatıyor. Uzaktan seçiliyor. Güneşi izleyerek tepeyi doğudan başlayarak, akşama değin dolaşıyor.  Tepenin batı ve kuzeybatı yamaçlarında güneş var şimdi. Çoban, yavaş yavaş gözden yitiyor. Gözden yittikten az sonra bir kaval sesi duyulmaya başlıyor. Nerdeyse yoldan geçen usta bi sanatçı çalıyor  diyeceğiz...

Bu sahne o günlerde birkaç kez yinelendi.

Okulun geniş tarlaları, inek, koyun ve tavuk sürüleri var. Köy enstitülerinden kalma bir güzel kurum.

Yemekhanede çoban da sefertası ile yemek almaya geliyor. Dikkatle bakıyorum. Güneşten ve rüzgardan kara bir tunç olmuş yüzü. Eski kaputu ve iri pütür pütür elleri ile hiç de kaval çalacak birisine benzemiyor.

Bir tatil günü tepeye yollanıyoruz. Doğrusu geçen zamanda unuttum; amaç çoban ve kavalı mı, yoksa mevsimi geçmekte olan son böğürtlenleri mi ziyaret? Belki de amacımız çobanı görmek, ama böğürtlene gider gibi yapmışızdır...

Hani biraz çevreye alıştık ya, artık, bağlama mı çalsak ne yapsak diyoruz. Bizim okula başladığımız yıl mandolin yerine flüt çalınmaya başlanmış. Ana babalarımıza yazmışız; elli liraya Yamaha marka, turuncu renkli, plastik sert yuvarlak kabı olan flütlerimize sahip olmuşuz. Ama, bir ders gereci olduğu için bize müzik aleti gibi gelmiyor. Daha çok bir pergel, bir gönye konumunda. Yine de epey yol almışız. Örneğin Edward Zuckmayer’in “dostluk” şarkısını çoktan çalıyoruz...

Tepeye yollanıyoruz. Öğle sonrası. Çoban yine sürüsünü güneşle birlikte tepeyi dolandırmış. Akşamın son deminde. Uzaktan tam anlamıyla yanık mı yanık bir kaval sesi. Yavaş yavaş yaklaşıyoruz. Rahatsız etmemekle, merak arası adımlar... Çoban bizi görünce kavalını bırakıyor. Utangaç utangaç gülümseyerek, kavalını torbasına koyuyor.

Her çoban gibi, azık torbası, kavalı ve kepenek yerine geçen kalın kaputu ile tek bir bütün gibi sırtını iri bir kayaya dayamış, oturuyor.

Bizi görmesiyle birlikte ayağa kalkıyor. On dört On beş yaşlarında çocuklarız. O yine de öğrenci olmamızdan dolayı bize oldukça saygılı davranıyor.

Çobanla konuştuk. Kavalını elledik.O hep utangaç bir gülümseme ile ve biraz da sıkıntılı bir halde, bizleri, çekmesi zorunlu bir yük veya konuk gibi görerek, sabır gösterdi. Hiçbirimiz kavaldan, onun çıkardığı sesleri çıkartamadık. Bize öğretmesini istedik. Sanırım biraz da abartarak, sanki adam zorunluymuş gibi istedik. Pek anlaşılmayan, hoşnutsuz sesler, mırıltılar çıktı ağzından. Çaldığı kavalın, çıkardığı seslerin belki farkında değildi. Belki de sadece kendine çalıyordu. Belki de onunla dalga geçtiğimizi düşünüyordu. Basit bir çoban ve basit bir sesi abartan şımarık öğrencilerdik belki onun gözünde. Çünkü, yaptığı işin onun gözünde özel bir önemi yoktu. Yediği lokma, giydiği kaput gibi bir şeydi elindeki kaval. Yediği lokmaya, giydiği kaputa el uzatılması gibi, çaldığı kavala da el uzatılmış gibiydi...

Çoban, üç şeyi yanına alır doğaya sürüsüyle çıkarken: Kepenek, azık torbası ve kaval. Kepenek ve azık torbası biyolojik bir gerekliliktir. Yemek ve hava koşullarından korunmak, doğayla savaşmak için. Kavalın da bu savaşım da kepenek ve azık torbası kadar vazgeçilmezliği vardır. Doğadaki yaşamında kepenek ve azık torbası kadar gerekli ve zorunlu...Doğayla savaşmasında ve doğayı yenmesinde; doğanın sesini alır, yeniden üretir, doğadan alıp, doğayı yener.

Zeytindağındaki kaval sesi de böyle bir sesti. Bizler, çocuk halimizle, saflığımızla –bu affedilir yanımızdı- onu alıp, hemen kendimizin yapmak istedik.

Sonraki günlerde bir daha o sesi duymadık. Çünkü, o ses, başkası için değil, kendisi içindi. Ya da çoban çok utangaçtı. Öyle de olsa, aynı sonuç.. Kendi sesini kendisi için icra eden çobanı ve kavalı sustu. Sesine sahip çıktı.

Sabri Kuşkonmaz

  • Kullanıcı Menusu
    Kullanıcı Adı :  
    Şifre :  
       Beni Hatırla  
         
    [ Yeni Üyelik ] - [ Şifremi Unuttum ]
     
  • Haber Listesi
    Haber listemize kaydolarak tüm yeniliklerden haberdar olabilirsiniz.
    Adınız :  
    Emailiniz :  
         
  • Anket
     Dinlediğiniz Müzik Tarzı Nedir_?
     
     Rock
     Pop
     R&B
     Jazz
     T.S.M.
     Türk Halk Müziği
     Arabesk
     Diğer
     
      

Bu site, IdeaSoft® Akıllı E-ticaret Sistemi ile hazırlanmıştır.